KÜLLER SAVRULDUKÇA

KÜLLER SAVRULDUKÇA

₺15.00 Regular Price
₺13.50Sale Price
ROMAN
  • KÜLLER SAVRULDUKÇA

    BİRİNCİ BÖLÜM 

    4 TEMMUZ 2007  

    AĞIR ÇEKİMDEKİ GÖRÜNTÜ

    Mehmet Sönmez, “Yine aynı rüyayı gördüm” diyerek yatağında doğruldu. Sıradan mevsimler, aylar, haftalar, günler gelip geçse de her gece rüyasında merdiven basamaklarını çıktığını görüyordu. Zihnini kör kütük eden anıların etkileri bir an olsun gitmiyor ve sonra ansızın kendini kahverengi bir ağaç tabutun içinde buluyordu. Yanına, ölü olduğunu tahmin ettiği bir beden getirilip yatırılıyordu; fakat nedense ölünün yüzünü göremiyordu. Gördüğü tek şey, tabutun içine yoğun bir kanın yayılıyor olduğuydu. Üzerine kan bulaşıyor, ne kadar kurtulmaya çalışsa da bu kandan kurtulamıyordu. İşin en ilginç yanı, yanındaki bedenin kim olduğuna bakmak için yana döndüğünde her defasında uyanıyordu. 
    “Kâbuslarım beni rahat bırakmayacak galiba.” dedi.  Vicdanının yarası ne kadar zaman geçerse geçsin bir türlü kapanmıyordu demek. Oysa yıllarca nasıl acı çektiğini bir tek kendisi biliyordu. Bu yetmezmiş gibi sorgulayacağı o kadar çok şey vardı ki; hangisini düşünse aklı almıyor, bir şeyler hep eksik kalıyordu. 
    Son üç ayı yaralı incir ağaçlarından akan gözyaşları ile doluydu ve sızılar beynine abone olmuştu sanki. 
    Uykularını bölen sorunları vardı.
    En önemlisi sağlığı ile ilgiliydi. Öğrendiğinde, “Vakit tamam Mehmet Sönmez, yakında bu dünyadan göçüp gidiyorsun artık.” demişti. Kuşkusuz bu en önemli, en öncelikli sorunuydu ama çözebilmesi ne yazık ki mümkün görünmüyordu. Hayatının belli döneminde x ve y’leri yerli yerine koyamadığından sağlığına gerekli özeni gösterememişti. Ne olmuşsa olmuş, son üç ayda tüm dengeleri alt üst olmuştu. Sonrasında bütün olasılıkları kontrol altına alsa da, bir tanesi sessizce yaklaşıp bedenine taşınıvermişti. Yapabileceği bir şey yoktu. Doktoru, “Mehmet Bey, bunun üstesinden gelebilir miyiz bilemiyorum; ama Allah’tan ümit kesilmez.” diye teselli etmişti. Aslında bu hastalığı yenemeyeceğini ve işin sonuna geldiğini hem doktoru hem de kendisi çok iyi biliyordu.
    Ya diğer sorunlarına ne demeliydi?
    Diğerleri de üst üste gelmişti.
    Melih’in durumu çok özeldi. Yalan söylese bir türlü, doğru söylese bir türlüydü. Ya Azade’nin vasiyeti olarak kabullendiği Kimsesiz Çocuklar Yurduna ne demeliydi? Azade’ye, “Ne yapıp edip Kimsesiz Çocuklar Yurdunu yapacağım” demiş olsa da proje çok gecikmişti. Oysa Azade bir bilinmezin içinde kaybolup gitmişti. Tabi bir de Mustafa Keskin’e gönderdiği davetiye vardı. Bugün elinde olurdu herhalde. Düğüne katılıp katılmayacağını şimdilik bilmiyordu. Mustafa Keskin davetiyenin üzerindeki isimleri tanıyamazdı çünkü. “Gönderen; Mehmet Sönmez” diye yazmıştı. Oysa Mehmet Sönmez yerine Hakan Yener yazsaydı katılacağına kesin gözüyle bakabilirdi; ama yazmamıştı işte. Gelmesini isteyip istemediğini çok net olarak bilmiyordu. Bir tarafı gelsin istiyordu diğer tarafı gelmesin. İşin en ilginç yanı gelirse ne diyeceğini de hiç bilmiyordu.

    x

    Kahvaltısını yaptıktan sonra gazetesini okumaya başladı. Genellikle önemli günlük haberlere dikkat eder, sıradan olanları göz ardı ederdi. Bu gün de bütün haberleri okuduktan sonra köşe yazarlarını okumaya başladı. Sonra sağlık bölümüne gözü kaydı. Belki de kimsenin fark etmeyeceği küçük bir ayrıntıya takılıp kaldı. “Bu kadar da olmaz ki!” diyerek okumasını sürdürdü. 

    "Her yıl 11 milyon kişinin kansere yakalandığı dünyada, 7 milyon insan kanser nedeniyle ölürken, 25 milyon insan da kanserle yaşamını hâlâ sürdürmekte. Türkiye’de ise yılda yaklaşık 150 bin kişi kansere yakalanırken, artışın aynı hızda sürmesi durumunda, 2030 yılında kansere yakalanan kişi sayısının 500 bine ulaşacağı tahmin ediliyor."

    Gazetedeki haber duygudan o kadar uzaktı ki, ısrarla kendisine öleceğini hatırlatıyordu.
    Canı sıkıldı. 
    Saatine baktı. 
    11.00’e yaklaşıyordu. “Epey geç olmuş, fabrikaya gitsem iyi olur.” diye düşündü.

    x

    Arabasını organizenin girişindeki gölgelik yere park ettikten sonra yavaşça indi. Çevresine bakındı. Bulunduğu yer, fabrikaya yakındı. Oraya kadar yürüyebileceğini düşündü, zaten yürümek istiyordu. Belki yürürken sıkıntılarını da yok edecek bir şeyler bulurdu. Aslında bulabileceğini pek sanmıyordu ama yine de yürümesinde yarar vardı. Doktoru, “Sık sık yürü.” demişti. Hoş, doktorunun böyle sıcaklarda yürümesine müsaade etmeyeceğini biliyordu; ama bir defalığına doktorunun söylediklerini göz ardı edebilirdi. 
    Sokaklar ıssızdı.  Kendisinden başka hiçbir kimse yoktu ortalıkta. “Allah’ın tek delisi benim galiba…” diye söylendi. Yürümesine devam etti. Birkaç dakika sonra Bankalar Sokağına gelmişti. Bankalar Sokağında bankaya giren birkaç kişi gördü. Hepsi genç çocuklardı. “Hüzünlenmedim” diyemezdi.
    Derin bir of çekti. 
    Gençliği ve çocukluğu gerilerde bir yerde kalmıştı, hem de çok gerilerde bir yerde….. 
    54 yaşına basmıştı ve bunca zamanın nasıl geçtiğini de bilmiyordu. Çocukluğu dün gibiydi sanki. “Ah be Mehmet Sönmez, her şeyin uçup gittiğini nasıl da anlayamadın?” diye derin bir of daha çekip yürümesini sürdürdü.
    Hava sıcaktı. 
    Çok sıcak.
    Yüksek çam ağaçlarının bulunduğu yere ulaştığında duraklayıp biraz soluklanmak istedi. Tahta banklardan birine oturup ağaçlardaki serçeleri dinledi. Serçeler birbirleriyle yarışırcasına ötüyorlardı. İçlerinden birisi omzuna kondu.
    Sonra bir ses duydu. 
    Uzaklardan bir silah sesi. 
    “Takkkk!”
    Unutmaya çalıştığı o gün geldi gözlerinin önüne. Derin sarsıntılar yaratan, ezilmiş, yapayalnız hissettiği o günü hala hatırlıyordu.

    Henüz sekiz yaşındaydı. 
    Hayat ona kötü sürprizler hazırlamış, çocukluğu çok zor geçmişti. Babasının annesini bırakıp da başka bir kadınla kaçmış olması çevresindeki çocukları kendisine karşı daha alaycı, daha acımasız yapıp dışlanmasına neden olmuştu. Annesi her ne kadar, “Kalabalığa karışsana oğlum!” dese de arkadaş gruplarına giremediğini ona açık açık ifade edemiyordu. 
    Bütün çocuklar bisiklete binmesine rağmen onu bindirmiyorlardı.
    “Bırakın ben de bineyim.”
    “Ne binmesi lan, otur oturduğun yerde. Sen para mı verdin?”
    “Ne olur bir defa da ben binsem, canım çok istiyor işte.”
    “Git lan işine.”
    Hepsinin gülerek üstüne yürüdüklerini hatırlıyordu. Kendisinden 4 yaş büyük olan Tamer hırsını alamayıp ayrıca tekmeliyor, “Bizimle aşık atmasının ne demek olduğunu öğretelim şuna.” diyordu.
    Annesi gelip kurtarmıştı ellerinden. 
    Şimdi alnının ortasında görünen yıkıntılar o günlerin iziydi. Galiba hayatındaki kin ve öfke nöbetleri de o günden kalmaydı. Zamanla kini, ruhun derinliklerinde kaybolacağına benliğine yapışıp kalmış ve her geçen gün biraz daha büyümüştü. 
    Annesini severdi. Çünkü babası evi terk ettikten sonra hem annesi hem de babası olmuştu. Ama anne olmak her şeyin üstesinden gelineceği anlamına gelmiyordu.
    Bir gün sakallı bir adam annesinden alacağını istemişti. O zaman alacağın ne demek olduğunu bilmiyordu. “Biraz daha süre verseniz” diye yalvarıyordu annesi.
    Adam çok kızmıştı. “Süre mi? Ne süresi be kadın? Üç aydır hep aynı nakaratı duymaktan bıktım artık. Ya ödersin ya da ben yapacağımı bilirim!” diye bağırıyordu.
    “Bakın oğlumun üzerine yemin ediyorum ki yakında vereceğim.”
    Adam oralı bile olmamıştı. “Orası beni ilgilendirmiyor kadın. Artık zaman doldu. Sabrım da kalmadı.” 
    Sakallı adamın annesine yaptıklarına için için kızmasına rağmen ne yapacağını bilmiyordu. Üzerine atlayıp, tırnaklarıyla yüzünü tırmalamak geçiyordu içinden ama yapamıyordu. Bu arada adam annesine hem küfrediyor hem de vuruyordu. Annesinin yüzünde korkunç acılar görüyordu. Çığlık ve küfürler birbirine karışıyor, adam vurmaya devam ediyordu.  
    Yardım istemek için dışarıya çıkmıştı. 
    Sonra bir silah sesi….
    O zaman çığlıklar birdenbire kesilip, karanlığın sessizliği her yana hâkim oluvermişti.  
    Geri döndüğünde annesinin elinde bir silah vardı ve adam kanlar içinde yerde yatıyordu. 
    Şimdi beynindeki yıkıntılar o günlerin iziydi. 
    Belki bu yüzden ne yapıp edip bir gün zengin olmak istiyordu. 
    Zengin olmalıydı…. 
    Zengin…. 
    Ve bunun için her yol mubah olmalıydı. 

    Uzaklardan gelen silah sesiyle omzundaki serçe uçunca kendine geldi.
    Çocukluğunun acılı halini bir tarafa bırakıp oturduğu banktan kalktı ve yürümesine devam etti.

    x

    İdari binadan içeri girdiğinde sekreteri başını önüne eğmiş çalışıyordu.
    “Dalmışsın bakıyorum Gonca?”
    “Hoş geldiniz Mehmet Bey.” 
    “Hoş bulduk. Beni arayan var mı?”
    “Evet efendim, Sanayi Odasından aradılar. Size mail göndereceklermiş. Ayrıca kızınız da aradı. Sonra ararım ben, dedi.”
    “Cep telefonundan niye aramamış ki? Neyse belki ulaşamamıştır, ben de günahını almayayım kızın. Peki Gonca, ben odama geçiyorum. Hüseyin Beye geldiğimi söyler misin, ama yok yok ben ararım onu. Sen bana bir kahve söyleyiver lütfen.”
    “Peki efendim.”
    Hüseyin K. yı aramasına gerek kalmamıştı. Ofisine girerken geldiğini görmüştü onun. Demek fabrikaya geldiğinden haberi olmuştu. Hüseyin’i oldum olası severdi. Çalışkandı. Dürüsttü. İleri görüşlüydü ve sorunları çözmede de becerikliydi. İki yıl önce işe girmişti ve şimdi mali işlerden sorumluydu. ‘Sağ kolum’ diyebilirdi onun için. 
    “Ben de seni arayacaktım Hüseyin.”
    “Buyrun Mehmet Bey.”
    Sıkıntılı bir hal vardı üzerinde. Bu sıkıntı bulaşıcıydı galiba. Ayrıca yorgun da görünüyordu. Gözlerindeki yorgunluk zihnindeki kıpırtıların amansız sesi gibiydi. Sormadan edemedi. 
    “Canını sıkan bir şey mi var?”
    “Evet, Mehmet Bey, canım sıkılmadı değil. Kemal diye birinin adamı aradı beni siz gelmeden.”
    “Eeeee, neymiş dertleri?”
    “Yardım talebinde bulunuyorlar. Uygun bir dille, ‘Biz şirket olarak başka bir sosyal projenin içindeyiz.’ dedim ama ‘biz karışmayız.’ dedi. Sonra da, ‘Düşünseniz iyi olur.’ diye tehdit eder gibi konuştu.”
    “Şu ödemeleri halledip konuşalım bu konuyu. Sen hafife almışsın ama böyle adamlar tekin değildir. Mutlaka üstümüze gelirler.”
    “Anladım.”
    “İşçilikleri ödüyor muyuz bugün?”
    “Evet efendim, ödüyoruz.”
    “Bankadan zorluk çıkarmamışlardır umarım?”
    “Biraz zorluk çıkardılar; ama çekleri tamamlayınca krediyi de kullandırdılar.”
    “Böyle böyle idare edeceğiz artık. İşçilikleri de ödeyecek olmamız iyi oldu. Biliyorsun, benim için birinci öncelik çalışanlardır. Sonra kamu borçları, en son da piyasa gelir. Neden dersen, bir gün anlatırım sana. Pekâlâ bu durumda işçiliklerden sonra kalan parayı da piyasaya dağıtıyorsun demektir, öyle mi? ”
    “Evet efendim.”
    “İyi o zaman, sen organizasyonları yaparsın.”

    x

    Hüseyin K. kapıya yöneldiğinde, içeriye genç bir adam girmişti. Adamın kabadayı bir hali vardı. Belli ki sorun olacaktı adam. “Sorunlarım yetmezmiş gibi bir de bu adamla uğraşacağız galiba…” dedi. Altıncı hissi ıstırabın çok yakın olduğunu söylüyordu ona. 
    Genç adam, “Kemal Beyin selamını getirdim size.” diyerek koltuğa oturuvermişti.
    Hüseyin K. kapıdan geri dönüp, “Bizim yardım edebilmemiz mümkün değil diye söylemedim mi size?”  diye müdahale etti.
    Adam Hüseyin K. nın söylediklerine aldırış bile etmeden Mehmet Sönmez’e dönüp, “Ben o kadarını anlamam abiler. Ben de emir kuluyum. ‘Git şöyle şöyle de’ dediler, ben de söylemeye geldim.” dedi. 
    Hüseyin K, “Kardeşim,  burası işyeri öyle canın isteyince içeriye dalınır mı?” dedi. 
    Adam bu söz üzerine öfkelendi. “Ne o, sana mı soracaktım?” diyerek üzerine yürüdü. Göz açıp kapayıncaya kadar da sustalı bıçağını çıkarıp bacağına saplayıverdi. Hüseyin K. acı içinde yere düşerken de, sanki hiçbir şey olmamış gibi, “Kemal abi bir şey rica ettiyse bu ricası yerine getirilmelidir, tamam mı?” diye bağırdı. 
    Adam pis pis bakıyordu. 
    Hüseyin K. ise ne yapacağını bilmez bir halde acı içinde kıvranıyordu. 
    Mehmet Sönmez, utancın yüzünü kapladığını hissetti. O an sinirleri bozulmuştu. Dudaklarının kuruduğunu, yerleşik korkularının kaybolduğunu hissetti. Daha fazla dayanamazdı. “Sen ne yaptın be adam!” diye bağırıp ayağa kalktı. “Ne istiyorsan bana söyle!” 
     “Vaaay, demek şimdi de kahraman sen olmak istiyorsun öyle mi?”
    Mehmet Sönmez’in ne olursa olsun ve neye mal olursa olsun bir şeyler yapması gerekiyordu. İçindeki o kabına sığmayan duruşuna gem vuramıyordu çünkü. 
    Bir fırsat yakalamalıydı. 
    Bu arada adam kendisine yaklaşıp, sustalı bıçağını da boynuna dayamıştı.
    “Ölmek istemezsin herhalde?” 
    O an kaynar kurşun kazanların içinde kavrulduğunu hissetti. Ne yapacağına karar veremiyordu. Ama bir şeyi göz ardı edemeyeceğini de çok iyi biliyordu. 
    Adamın bıçağı boynundaydı. 
    Tehlike altındaydı.
    Çok zamanı da yoktu. Ne çok düşünmeye ne de başka bir fırsatı beklemeye.  “Ya şimdi ya hiç!” diyerek harekete geçti. Sağ eliyle, adamın sustalı bıçağını tutan koluna sert bir darbe vurdu. Sonra, sol elini geriye doğru itip kolunu büktü. Elinden bıçağını almıştı. İki üç saniye ya sürmüş ya sürmemişti bu eylemi. Sonrası kolay olmuştu. Elindeki sustalıyı adamın baldırına saplayıverdi. Adam, korkunç bir çığlık atmıştı. Bedeni külçe gibi yere düşmüştü o an. Derine saplanmıştı demek. Yakın plan çekimde, adamdaki değişimin her karesini gözlemleyebiliyor, yüzündeki sancılı ağrıların oluşmasını izliyordu. Ağır çekimde ruhundaki gelgitler duruluyor gibiydi. Sonra Hüseyin K. nın şaşkın bakışları altında kapıyı açıp dışarıya çıktı. Sekreteri bir yaprak gibi titriyordu. Yanında bir iki kişi daha vardı, onlar da ne yapacaklarını bilmez bir haldeydiler. Mehmet Sönmez, dışarıda başka birinin olmadığına emin olunca, sekreterine, “Sen burada ne olup bittiğini görmüyor musun?” diye bağırdı.
    “Ben……...”
    “Bırak şimdi beni meni, hemen bir ambulans çağır. Hemen. Hemen. Bir de polisi ara. İki kişinin yaralı olduğunu söylemeyi de unutma sakın.”

    x

    Ortalık derin bir sessizlikten çıkılmış gibi gürültüden geçilmiyordu. Yaralanmayla sonuçlanan bir eylemin gölgesi bütün fabrikanın üzerine çökerken Mehmet Sönmez tedirgindi.  
    Hüseyin K. yı yerden kaldırıp koltuğa oturttu. Bacağındaki kanamayı durdurmak için gömleğinden yırttığı bir parça ile sıkıca bağladı. 
    Bekçilere, “Kimse içeriye girmesin” diye tembih etti.
    Emniyet müdürlüğünde prosedürlerin ne olduğunu, neler yapılacağını biliyordu. Bir dizi ifade alınıp tutanaklar düzenlenecekti. Sorular sorulacak ve en önemlisi bu iş uzayıp gidecekti.
    “Kimliğiniz?”
    “Kim olduğunu biliyor musunuz?”
    “Bıçakla yaralamak zorunda mıydınız?”
    “…………….”
    “…………….”
    Yarım saat içinde polislerle birlikte yerel bir televizyoncu da gelmişti. Canı daha da sıkıldı. Bu tarifsiz eylemin gerisinde farklı yüzler meydana çıkabilir, diye endişeleniyordu. Hiç tanımadığı bu adam, zihninin çıplak gözle görünmesine neden olabilir, paylaşmak istemediği durumu belki de didik didik edilebilirdi.
    Kameraman yanına yaklaşınca, eliyle “Yapmayın” der gibi işaret etti ama dinletemedi. Kameraman kız mikrofonu uzatıp, “Lütfen” diye rica ediyordu. 
    “Mehmet Bey, olayı bize anlatır mısınız?”
    “Sonra anlatsam, inanın çok can sıkıcıydı.”
    “Ama izleyiciler öğrenmek isteyeceklerdir.”
    Mehmet Sönmez bir şeyler demesi gerektiğinin farkındaydı. Bu yüzden birkaç cümle ile olayı açıklamak istedi.
    “Adamın ne yapacağı belli değildi. Düşünebiliyor musunuz; Hüseyin K. yı bıçaklayıp yaraladı, belki de öldürecekti, bilmiyoruz. Belki beni de bıçaklayacaktı. Başka seçeneğim olmadığını biliyordum ve bıçağı tutan koluna vuruverdim. Sonrası acı dolu saniyeler, zihnimin gerisinde bilinç dışı davranışlar, zor anlarda karşılaştığımız sıra dışı tepkiler…” dedi. Kendi kendine kalınca da, “Ya da ağır çekimde kendimi görmek gibi bir şey…” diye söylendi.