• Hasan Çelikkol / Delikliçınar Dergisi

PİNOKYO HASTALIĞI


PİNOKYO HASTALIĞI

Samet Tuna merak içindeydi.

Burnunu muayene eden doktor arkadaşı, “Allah, Allah” diyerek hayretini gizliyemiyordu. “Şimdiye kadar hiç böyle bir vakayla karşılaşmadım dostum. İddia ediyorum ki sadece ben değil, bu hastanede çalışan bütün doktorlar böyle bir olayı ne görmüş ne de duymuşlardır. Ama yine de merak etme sen, bir çözüm buluruz nasılsa. Sen hele şu ekonominin durumunu anlat bize, nasıl gidiyor ekonomi? Şu Papua Yeni Gine ile bizim durumumuz mesela?”

Eskiden de böyleydi Kemal diye düşündü. En olmadık yerde olmadık sorular sorardı.

“Yahu Murat, ne ekonomisi? Şimdi benim derdim ekonomi mi sence? Ben burnumun bu hali ne diyorum sense nasıl gidiyor ekonomi diyorsun.”

Canım sıkılmadı derse yalan olurdu. Açıkçası Kemal’in işi hafife alması canını sıkmıştı. Kemal, eskinin lise arkadaşı, şimdinin kulak burun doktoru hiç oralı gibi görünmüyor, sanki burnumda bir sorun yokmuş gibi sorular soruyordu. Takmıştı Papua Yeni Gine ile Türkiye’nin durumuna. Nereden okuduysa artık?

“Düşünüyorum da azizim, nüfusu yaklaşık 2,5 milyon, ekonomisi tarıma dayalı, gayri safi milli hasılası 5-6 milyar dolar olan Papua Yeni Gine’nin, yabancı sermaye girişinde bizim önümüzde olması şaşırtıcı gelmiyor mu sana da? Neden yabancı sermaye Ekvator çizgisinin hemen altındaki uzak okyanus ülkesine giderken Türkiye’ye uğramakta güçlük çeker ben anlayamıyorum. Bizle bu küçücük ülke karşılaştırılabilir mi canım? Nedir bu işin sırrı sence Samet?”

Konuyu geçiştirmek istercesine, “İstikrar doktor istikrar” dedi aceleyle.

“İstikrar diyorsun öyle mi? İstikrar. Hım. Haklı olabilirsin tabi. Bu işlerin uzmanı sensin. Bize de laf düşmez zaten.”

“Murat, Murat, bak kızdırıyorsun beni. Sen bırak Papua Yeni Gine’yi de benim burnuma gel. Nedir burnumun bu hali?”

“Muayene ediyoruz ya işte. Dün akşamüstü oldu dedin değil mi? Sen neler yaptın anlatsana bana, belki bu durumun nedeni dünkü olaylarda gizlidir.”

x

Samet Tuna, dün sabah erken saatlerde sekreterinin telefonuyla uyanmıştı. Sekreteri Turhan Beyden bir mail geldiğini ve önemli olabileceğini düşündüğünden haber verme gereğini duyduğunu söylemişti.

Merak etmişti haliyle. Sekreteri, “Turhan Bey şöyle yazmış Samet Bey” diyerek okumaya başlamıştı.

‘K. Şirketinin CEO’su Mr Jefferson fabrikaya geliyor. Anladığım kadarıyla şirket hakkında daha ayrıntılı bilgi almak istiyor. Sen bu konuda bir toplantı organize edersin. Ne yapıp et de şu kredi işini bitir Samet.”

Mesajı almıştı. Çaresiz kredi işini bitirecekti, ama nasıl bitirecekti bilmiyordu.

Sekreterine, “Peki Nalan,” demişti, “bir saat içinde fabrikada olup Turhan Bey ile bu konuyu yüz yüze görüşürüm.”

Telefonu kapatmıştı.

Turhan Bey çalıştığı Holding’in en büyük hissedarı ve aynı zamanda Yönetim Kurulu Başkanıydı. Bahsettiği konu da aslında yeni değil, iki hafta önceki durumun bir sonucuydu. Üretim şirketlerinden biri, K. Şirketinden hammadde almak istiyordu ancak içinde bulundukları finansal sıkıntılar nedeniyle hammaddeyi peşin alamıyorlardı ve bu yüzden de üretici firmadan vadeli satış yapmasını talep etmişlerdi. K. Şirketi kredili satışa yanaşıyordu ancak grubun finansal durumunu da yakından görmek istiyordu.

Yapılacak bir şey yoktu.

Yirmi dakika içinde Turhan Beyin ofisine gitmişti.

Turhan Beyin odası kalabalıktı. Samet’i görünce odadakilerden izin isteyip dışarı çıkmıştı.

Gülümsüyordu.

“Maillimden haberin olmuş anladığım kadarıyla.”

“Biraz önce Nalân Hanım arayıp haber verdi.”

“Eeee ne diyorsun bu işe, ikna edebilecek misin Mr Jefferson’u?”

“Turhan Bey ne diyebilirim ki? Daha önce de söylemiştim size, finansal yapının bozulmasını açıklayabilmemiz zor. Gerçekleri söylesek çok kolay da, biz gerçeklerin kıyısından geçip olması gerekenleri söylüyoruz. Nasıl olacak bilmiyorum?”

“Direnç ve umudu unutuyorsun Samet.”

“Direnç ve umut, öyle diyorsunuz yani.”

“Aynen öyle. Sen akıllı adamsın, ikna edecek bir yol bulursun nasılsa.”

“Ne söylememi istersiniz?”

“Uzman sensiz.”

“Haklısınız” deyip Turhan Beyin odasından çıkmıştı.

İki saat sonra Mr Jefferson ile toplantıdaydı.

Korktuğu başına gelmemişti. Mr Jefferson anlattıklarından ikna olmuş, ne sorduysa cevabını almıştı. Ama gerçekleri de cevapların altına saklamıştı.

Mr Jefferson “Krediniz tamam Samet Bey” dediğinde gerilmiş yaydan fırlayan ok gibi rahatlamıştı. Ama yüzünde bir ağırlık hissettiğini de söylemeden geçemezdi. Sanki burnunun etrafındaki kaslar gerilmiş de burnu biraz büyümüş, uzamış gibi gelmişti. Bir ara elini yüzüne götürse de önemsememişti.

Toplantıda her şey hallolmuş görünüyordu. Neşeyle, “Şimdi ne yapmak istersiniz Mr Jefferson?” diye sormuştu.

“Sizin için sorun olmayacaksa Pamukkale’yi gezdirirseniz sevinirim.”

x

Pamukkale ile ilgili bildiği her şeyi Mr Jefferson’a aktarmıştı. Mr Jefferson antik kente hayran kaldığını söyleyip sayısız fotoğraf çekmişti. Akşama doğru antik kenti geride bırakıp travertenlere gelmişlerdi. Mr Jefferson yine fotoğraf çekmişti.

Akşama doğru bir kafeye oturup sohbetteydiler.

Samet’in içi rahattı.

Huzurluydu.

Taaa ki Mr Jefferson ilk sorusunu soruncaya kadar…

“Mr Tuna, bu kadar güzel memleketiniz var, ama anlamakta zorlanıyorum ben. Söyler misiniz neden çok turist yok buralarda? Mesela İtalya’ya gittiğinizde milyonlarca turist görürsünüz. Sadece Aşk Çeşmesine turistlerin attığı paraların bir yıllık tutarı ne kadar biliyor musunuz? Tahmin bile edemezsiniz. Oysa bakıyorum buralarda hiç turist yok. Görsem de bir elin parmakları kadar.”

O an gururunun incindiğini hissetmişti. Belki bu nedenle, “Yooo” demişti, “siz bugüne bakmayın. Bugün turizme kapalı burası. Gerçekte çok turistimiz olur bizim. Senenin her ayında turist kaynar buraları.”

İkinci büyük yalanını söylemişti.

O an daha ağır hissetmişti yüzünde bir şeylerin olduğunu. Biraz öncekinden daha koyu bir gerginlik vardı burnunda. Önemsememeğe çalıştı önce. Bütün konsantrasyonunu Mr Jefferson’a vermişti. İnanıp inanmadığını anlamak için dikkatle yüzüne bakıyordu.

Mr Jefferson inanmış gibi görünüyordu.

“Yaaa, öyle mi demek ben yanılmışım. Oysa yurt dışında sizinle ilgili epey güvensizlik hakim.”

İlk sarsıntıyı atlatmıştı ama arkasından ikincisi gelmişti. Şimdi bu sorunun yeri mi diye düşünüyordu. Ne demeliydi acaba?

En iyisi yalanlarına devam etmesiydi.

“Yooo” dedi, “burada her şey çok güvenlidir Mr Jefferson. Hepimizin hukuka olan saygısı sonsuzdur. Kimse hukukun üstünde değildir.”

“Öyle diyorsun yani.”

“Evet aynen öyle diyorum. Daha geçen gün hukuk düzeyi konusunda yapılan araştırmada dünyada ilk sıralarda yer aldık biz.”

“Doğru mu diyorsunuz Mr Tuna, benim aklımda yanlış kalmış demek. Belki de ben eğitim durumunuzla karıştırdım. Bir araştırmaya göre ilk 50 ülkenin içine girememişsiniz galiba.”

Ahh, gözü kör olmasın yalanın.

Artık hesapsız atmaya başlamıştı.

“Yoo” demişti. Demişti ama burnunun üzerinde de yeni bir ağırlık hissetmişti. Daha ağır, daha güçlü bir ağırlık. Başı öne doğru düşecek sanmıştı bir an. Şimdiye kadar hiç böyle olmamıştı. Bir ara kendi kendine tansiyonum mu düştü acaba diye düşünüp bir yere oturmak istemişti. Daha önce tansiyonu düştüğünde de buna benzer bir şey olmuştu. Tansiyonunun düşük olması yüksek olmasına göre daha iyiydi, ama Mr Jefferson’un soruları tansiyonunu daha da yükseltecek gibi görünüyordu.

Daha fazla soru sormasını istememişti.

Zaten Mr Jefferson da soru sormaktan vazgeçmişti.

“Hasta mısın Mr Tuna?” derken burnunu işaret ediyordu.

Anlamamıştı.

“Burnun” diyordu, “burnun…”

Gerisini duymamıştı.

x

“Mr Jefferson’dan ayrılır ayrılmaz yanına geldim Murat” dedi, “belli ki bana bir şeyler olmuş. Burnum uzamış.”

“Valla Samet, yarım saattir bununu muayene ediyorum. Senin bu durumunu tıbbi olarak izah etmek mümkün değil bence. Bir fikrim var tabi. Sen “Pinokyo Hastalığına” yakalanmışsın kardeşim. Anlattıklarına göre de bu kadar yalandan sonra bu hastalığa yakalanman normal.”

1/3
Search By Tags
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Google Classic
Follow Us