• Öykü / Hasan Çelikkol

EMAR


EMAR

İlk aklına düşen henüz daha dört yaşında şehre göç ederlerken annesine, “Koyunlar anne, koyunlar. Bak koyunlar da varmış burada” dediğini hatırlamasıydı. Niye koyunlarla ilgili anısı gelmişti aklına anlayamıyordu. Belki de hatırlamasının nedeni bu anısının çocukluğundan kalan ilk anılarından biri olmalıydı.

Annesi, “Merak etme canım hiçbir şey yapmaz koyunlar, hele çocuklara. Hem bak şehre de geldik zaten, korkma evladım, korkma” diye diye korkusunu geçirmeye çalışmıştı.

“Anne bir şey yapmaz diyorsun ama geçenlerde toslamıştı da ağzı burnu kan içinde kalmıştı Çıngıl'ın.”

Annesi cevap verememişti. Muhtemelen bir cevap bulamamış olmasındandı.

Şimdi hafızasından silinmeye başlayan bu anısı açık bir kamyonun arkasında koyunlarla birlikte yaptıkları ilk uzun yolculuktu. Dört yaşlarında filan olmalıydı. Aklından uçup gitmişti bu yolculuğu. Demek ki içinde bulundu durum bu anısını hatırlamasına neden olmuştu.

Bulunduğu yer dar fakat aydınlıktı. Ne kadar zaman geçtiğini de bilmiyordu. İçeriye alırlarken,”15 dakikada biter işimiz Murat Bey, merak etmeyin siz” demişlerdi. Herhalde şimdi en az bir iki dakikası da geçmiş olmalıydı bu on beş dakikanın. Telaş etmesine gerekecek bir durum yoktu yani. Kalan dakikalar da nasılsa gelip geçerdi. Belki çocukluğundaki koyunlar rahatlatmıştı bulunduğu duruma. Tek huzursuz olduğu husus içinde bulunduğu MR makinasından çıkan sesti.

MR’ın sesine alışmalıydı. Zaten yaptığı da buydu o an. Nefesini alıp verirken içinde bulunduğu yerde bir başlayıp bir duran sese alışmaya çalışıyordu. Alışmaya çalışıyordu ama nedense sesin yankısı kulaklarında çınlarken bütün bedeni de kasılıyordu.

İçinden saymaya başladı.

1,2,3,4,5…

Sayılar akıp geçerken birden zihninde uçuşan bir başka çocukluk anısı gözlerinin önüne geliverdi.

Küçük odalarının tam ortasında odun sobası yanıyordu. Dışarının ayazını hisseder gibi oldu o an. İhtimal ki evlerinin etrafı karlarla kaplıydı. Annesi sobaya odun koymuş, sonra da su doldurmak için dışarı çıkmıştı. Konuşmaya başlayıp başlamadığını hatırlamıyordu, ama galiba henüz konuşamıyordu. Aklının erdiğini biliyordu ama. Çünkü soba söndüğünde içine kâğıt parçalarını doldurmayı akıl edebilmişti. Nasılsa kâğıt parçalarının daha kolay yanacağını öğrenmişti. Ama hayret, sobaya tıktığı kâğıtlar tutuşmuyordu bir türlü. Biraz daha kâğıt itmişti sobanın içine. Ve ne olduysa da o an olmuştu. Kâğıtlar hızla tutuşup alevleri de kapağından dışına taşmıştı. Sobaya çok yakındı. Önlüğü alev almıştı. Ne yapacağını şaşırmış, ağlamaya başlamıştı. "Üf, üf " diye elbisesini söndürmeye uğraşırken oda kapısı açılıp annesi içeriye girivermişti.

Keşke şimdi de annesi gelse içinde bulunduğu bu dar yerden çıkarabilseydi.

x

Her şey akşamki telaşına bağlıydı.

İşyerinde yoğun bir tempo vardı. Hazırlanması gereken raporları bir an önce bitirmeli ve Müdürüne teslim etmeliydi. Zaten Müdürü de her gördüğünde geciktiğini hatırlatmak istercesine, “Ne oldu Murat, ne zaman veriyorsun benim raporu?” diye sorup duruyordu. “Birazdan Müdür Bey, hemen hemen bitti” demekten utanır olmuştu.

Raporuna son noktayı koyduğunda saat 18,30 du.

Dosyasını kaptığı gibi odadan çıkmıştı. Merdivenlerden bir iki basamak atlarken aceleden olsa gerek basamağa ayağı takılmış ve düşmüştü. İnce bir sızı hissetmişti belinde. Belini biraz ovuşturup koşmasına devam etti.

Müdürü raporu beğendiğini belirtip böyle çalışmaya devam etmesini istemişti. “Bak Murat, sen işe gireli henüz 2 ay oldu. İş hayatı böyledir işte. İş varsa işin bitirilmesi gerekir. Eğer böyle devam edersen geleceğin parlak bu şirkette.”

Müdürünün söylediği sözlerle gururlanmıştı.

Neşeliydi.

Akşam evde televizyon izlerken belindeki hafif ağrıları daha da hissetmeye başlamıştı. Huzursuz bir acı beline saplanıp kalmıştı nedense. Önce önemsememişti ama sonra ağrısı hızla armış, çekilmez bir hal almıştı. Acile görüneyim diye düşündü.

Bir taksi çağırıp hastanenin aciline gitti.

Acil servis çok kalabalıktı. Büyük bir trafik kazası olduğunu ve yaralıların getirildiğini öğrendi. Kuşkusuz bu hengâmede doktora ulaşmak da zor olacaktı, ama şansı yardım etmişti. Şirket doktoru olan Onur Beyi görmüş, bir fırsatını bulup derdini de anlatıvermiştı.

Doktor şikâyetini dinledikten sonra, “Murat Bey, muhtemelen belinizde bir sorun oluşmuş. Ani hareketlerde, düşmelerde bu tip sorunlar oluyor ne yazık ki. Açıkçası bel fıtığı olabileceğinden kuşkuluyum ben. Bir MR’rınızı çekelim. Öğreniriz neler olduğunu. Sonuçları bana getirmeyi unutmayın olur mu? Bugün çok telaşımız var gerçekten” demişti.

Ağrılar içinde MR bölümüne gitmişti.

MR’a bakan genç bir operatördü. Yorgun olduğu her halinden belli oluyordu. Kim bilir kaç MR çekmişti bugün. Laf olsun diye, “Bu gün işlerinin çok yoğun galiba” diye söze girmişti.

“Hangi günümüz yoğun değil ki? Artık MR’lar geceleri bile çekiliyor. Bak sen bu gün kaçıncısın biliyor musun? Tahmin bile edemezsin. 23 ncü hastasın. Neyin vardı sizin?”

“Bu akşam merdivenlerden çıkarken düştüm. Belim ağrıyor.”

“Hımm, doğru yerdesin o zaman. Hiç MR çektirdiniz mi eskiden?”

“Hayır.”

“Peki o zaman. Önce şu formu doldurun siz. Üzerinizde metal eşya, saat, kolye varsa çıkarıp şuraya bırakın. Kredi kartınız varsa da. 15 dakika sürer işlem. İçeride hareket etmeyin tamam mı? Eğer hareket ederseniz MR düzgün çıkmaz bilesiniz. Aynı işlemi bir daha tekrarlamak istemiyorum açıkcası. Her hangi bir allerjiniz var mıydı bu arada? Kapalı yerlere karşı korku fobiniz filan?”

“Hayır, yok.”

“İyi o zaman başlayalım. Unutmayın hareketsiz kalacaksınız.”

x

MR’ı çeken operatör hareket etmeyin demişti. Çaresiz hareketsiz kalacaktı. İçerisinin karanlık olacağını düşünmüştü ilk an, ama içerisi karanlık değildi. Bu iyiydi. En azından karanlıkta kalmayacaktı. Zaten 15 dakikada uzun bir zaman değildi. Makinanın içinde uzanıp güzel şeyler düşünürdü. Mesela şirketteki yükselişini düşünebilirdi. Şef olmasını, müdür olmasını hayal edebilirdi. Baktı hoşlanmadı, kızları düşünürdü. Evleneceği bir kız yoktu hayatında henüz, ama beğendiği kızlar yok değildi. İlk Hülya’yı düşünmeliydi. Uzun, sütun gibi bacaklarını düşünmek kendisine iyi gelirdi. Ama nedense ilk aklına gelen koyunlarla dolu bir kamyonetin arkasında annesiyle birlikte şehre göç etmeleriydi. Sonra sobadaki kâğıtların yanmasıyla ortaya çıkan tehlikeyi hatırladı.

Sonra…

Sonra…

Zaman mı geçmiyordu yoksa bir terslik mi vardı bu işte. Kapalı mekânlarda zamanın geçmediğini biliyordu ama biraz fazla olmamış mıydı? Albert Einstein’in izafiyet teorisini hatırladı o an ve Einstein’e bir kez daha hak verdi.

Çocukluğuyla başlayan hatıraları neredeyse lise sonuna gelse de 15 dakika geçmek bilmiyordu. Her ne kadar kapalı yerde kalmaktan korkmam demişti ama içeride makine üstüne üstüne gelir gibi olmaya başlamıştı. Terlediğini hissediyordu. Soğuk soğuk terler bedenini üşütmeye başlamıştı. “Ufff artık bitsin bu işkence” dedi güçlükle.

Nefes alamıyordu…

Olmayacaktı böyle.

Bağırmaya başladı. Doktor kıpırdama demişti, ama bu kadar da hareketsiz kalınır mıydı hiç? Vücudunda karıncalanmalar hissetmeye başlamıştı. Önce belini hafifçe kaldırdı. Bir ağrı tekrar saplanıp kalmıştı beline.

“İmdatttt” diye bağırdı.“İmdatttt, kimse yok mu orada…”

Ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Ne kadar bağırdığını da…

Dışarıdan bir kapının açılıp kapandığını duyar gibi oldu.

Nefesinin iyice daraldığı bir anda MR makinasının kapası açıldı. Bedeni yavaş yavaş dışarı çıktı.

Gelen adam telaşlıydı. “Nasılsınız?” dedi, “nasılsınız?”

“Nasıl mı, öleceğimi sandım kardeşim. Ne bitmez MR mış bu böyle?”

“Kusura kalma kardeşim, seni unutmuşuz burada. Acilden çağırdılardı. Müdahale filan derken zaman geçmiş. Onur Bey sormasa geleceğim de yoktu. Tekrar geçmiş olsun kardeşim. Bir şeyin yok değil mi? Yoktur, yoktur canım. Siz güçlü birisiniz zaten. Bak şimdi sonuçlarınızı doktora götüreyim ben. Tekrar kusurumuza bakma olur mu kardeşim? Siz de şöyle biraz dinlenirsiniz burada.”

1/4
Search By Tags
  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Google Classic
Follow Us